5 Eylül 2013 Perşembe

İlk Başta Beklersin




İlk Başta Beklersin


İlk başta ufak bir umutla beklersin. İçinden gerçek olması için dualar edersin. Sanki hep oradaymış ve hiç gitmemiş olduğunu düşlersin. Zamanın akıp gitmesi, birilerinin gelmesi, bir şeylerin eskimesi seni hiç etkilememiş gibi davranırsın. Oysaki senin için en zor olanı da aslında her şey eskimiş, herkesin gitmiş ve pek çok şey de seni etkilemiştir. İçindeki arzularını bir türlü susturamazsın, laf geçiremezsin onlara. İlk başta ufak bir umutla beklersin. Minik bir tebessüm oluşur yanaklarında, kimsenin okuyamayacağı, bilmediği ama sen, bilirsin. İçten içe onu kendine saklarsın, onunla ilgili olan her şeyi belki bencilce belki de bir çocuğun hayranlığıyla gizlersin. Ufak bir tebessüm oluşur yanaklarında ve sen onu kendinden sakınırcasına saklarsın.


İlk başta ufak bir tebessümle beklersin. Yanaklarında kurumuş damlalarla, bütün damlacıklarınla beklersin. Ufak bir esinti hissedersin saçlarından yanaklarına çarpan. -Belki der, dönersin ama gördüğün yalnızca senin sahipsiz gölgendir, yanı başındadır. Sen onu ne kadar görmezden gelsen de o hep seni bekler. İlk başta ufak bir tebessümle beklersin. Binlerce parçaya ayrılıyormuşsun gibi hissedersin ya da binlerce parçada bütünleşiyormuşsun gibi. Gözlerinde parlak bir ışıltı oluşur. Zamanın geldiğini düşünürsün, içten içe gelmesi için dualar edersin, ufak umutlar ekersin içine. Düşüncelerinle boğuşursun, arasından onu kurtarırsın ve gözlerinde ufak bir parıltı oluşur. Kıyamazsın, bakmaya doyamazsın ve onu hep gözlerinde taşırsın.


İlk başta ufak bir parıltıyla beklersin. Onu ararsın, bütün duyuların, düşlerin, varlığın, düşüncelerin, yaşlarınla. Yutkunamazsın, haykıramazsın, ağlayamazsın, bağıramazsın, seslenemezsin yapabileceğin tek şey bir parıltıyla beklemektir. Etrafına bakınırsın bir çıkış yolu bulmak umuduyla ama bütün yollar sana küsmüştür. Yılmazsın, her şeye rağmen beklersin; genç bir sevgilinin bekleyişi gibi beklersin. Kalbin pır pır ederken sen nefesini kontrol etmeye çalışırsın, onu gördüğünde en mükemmel halinde olmayı umarsın; sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi. Yavru bir kuşun yuvasında beklemesi gibi beklersin. Yuvadan düşmemek için uğraşırsın ama görmek gerekiyor ya onu, uzaktan da olsa görebilmek yeterliymiş gibi. Bir yandan içindeki yavru kuşun merakını giderme isteği de vardır; uçmaya hasret , ona hasret, yemeğe hasret. Bir karıncanın yemek arayışı kadar arasın onu. Beklersin bir balkonda, bütün balkonlara, yollara bakarsın ama onların hiçbiri sana bakmaz. Elinde bütün gençliğin, yaşlılığın, umutların, göz yaşlarınla onu beklersin. Ellerinde kırışıklıklar oluşur; zaman senin onu beklediğin gibi seni beklemez ama sen inatla onu beklersin.


İlk başta ufak bir kırışıklıkla beklersin. İçine işlemiş yorgunluğunu bir kenara atmak istersin, senin için önemli olanı, onu, beklemek istersin. ‘’-Sırası mı?’’ dersin. En önemliyi beklersin, senin için kıymetliyi beklersin. Zamanın da seninle beklediğini sanırsın ama aldanırsın, hiçbir şey sana eşlik etmez, teksindir o balkonda. Sana çok yakındır belki de çok uzak. Bilemezsin ve bu durum seni tüketir senin için yavaş olmayan bir ölçüde. Adil davranmaz sana zaman, beklemen için zamanın vardır diye kandırır seni ama yeterli zamanı asla vermez sana. Elinde ki tek şey onun resmi ve kırışıklıklardır. İlk başta önemsemezsin ama zamanla onlar, sana inat kendilerini sana göstermek için her yerini sararlar. Kaçamazsın da sen onu beklersin onlarda seni bekler. Aynı yola çıkmış iki düşman gibisinizdir. Bu yolculuk bir yerde bitecek ama kim karlı çıkacak ikiniz de bilemezsiniz. Yoldan geçenlere bakarsın, onlarda seninle birlikte bakarlar ama gelenlerin hiçbiri beklenen değildir.


İlk başta neyle beklediğini unutarak beklemeye devam edersin. Nasıl, ne zamandır beklediğinin artık hiçbir önemi kalmamıştır. Belki de hiçbir zaman önemli değildi diye düşünürsün. Tek ve yegane şey ‘’o’’. Ellerin, ayakların, dizlerin, dirseklerin senin onu beklediğin gibi seni beklemez, isyanda etmezsin bu duruma; sen onu bekliyorsun diye onlarda seninle birlikte beklemek zorunda olmadığını bilirsin, kabullenirsin. Başlangıçları hatırlarsın, gidişini hatırlarsın yanaklarına senle kalmak istemeyen damlalar dökülür. Damlalar dökülür sen gidişini hatırlarsın, sen başlangıcı hatırlarsın onlar dökülür.


Canım Anneme…

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Bazen Konuşamamak Konuşmaktan Çok Güzel


             
                   Dar sokaklarında yürüyesim var. Koca koca binalarına bağırasım geliyor içimden, herkesin uyuduğu saatte zillere basıp kaçmamak da bir yandan çekici geliyor. Kaldırımlarına oturuyorum, başım hafif dönüyor neden olduğunu bilmiyorum, saatin  kaç olduğunu bilmiyorum açıkçası çok da merak etmiyorum. İçimde durdurulamaz bir istek var ama buna karşılık yapacak güç kalmamış. Damarlarımda kalan son oksijen fazlasını da yoldaki çöpün içinde ne olduğunu anlamaya harcıyorum. İlk başta kolay bir işmiş gibi gelebilir ama aslında çok zordur; çünkü çöp sadece iki bitmiş kutu, bitirilmemiş yemek artıkları, çocuk bezi ya da eski gazeteden ibaret değildir. Çöp ya da kullanılmamış atıklar (modern dille, azıcık da kapital söylemle belirtmek gerekirse ihraç fazlası ürünler) aslında göründüğünden ya da göründüğünü sandığımızdan fazlasıdır. Bir insanın geçmişidir; ne kadar paketleyip başka yerlere fırlatsanız da ( arıtsanız da ) sizin hakkınızda çok şey bilir, söyler. En önemlisi de kimse geçmişinden kurtulamaz. Geçmiş kaçınılmaz, doğru olmayabilir ama akla gelen ilk kelime.

            Neyse bu konu başka yazının hikayesi, biz kendi konumuza geri dönelim. Kimsesiz sokaklarına sahip çıkasım var; biz birlikteyiz artık diye insanlara söyleyesim var. Seni yalnızlıktan kurtarasım var ama o kadar da gücüm var mı bilinmez. Elimden gelse gizlice çiçek bırakırdım sana, ufak pencerelerden izlerdim seni. Herkes gibi olmanı istemezdim, olamazdık da zaten (öz de çöp olmak var ya ). Doğrusunu söylemek gerekirse kelimelerim yetmiyor anlatmaya, anlatmak da gerekli mi bilinmez ama yalnızız ya ondan anlatasım var sana. Sanırsam yanımdan bir böcek geçti, karşımdan da bir poşet uçtu. Bu gece ki tek misafirin ben değilim anlaşılan yine mesaiye kalmışsın. Senelerdir söylüyorum sana çok uzun saatler çalışıyorsun diye ama dinlemedin ki beni. Sonunda senin de terk edilme vaktin gelecek, sen burada kalacaksın bense kim bilir nerede. Ayrılık kapımızı çalmayacak biliyorum, seslenmeyecek de. Ama olsun onun da işi bu dimi? Aslında tanısan çok seversin iyi biridir. Herkes suçu ona atar ama o aslında çağırılmadığı hiçbir yere gitmez. Farkında olmadan hepimiz onu isteriz, sonunda da yine suçu ona atarız.  Aslında çok iyi arkadaş olabiliriz onunla. Sen, ben ve o. Kimsesizler sokağında takılır, avazımız çıktığı kadar gürültü yapar, herkesi kaldırırdık.

               Neyse buraya onu anlatmaya da gelmedim ama sana söz bir gün sizi tanıştırırım eğer istersen. Nerede kalmıştık? Evet, ben sana bir şeyler söylemeye çalışıyordum, sense yine beni ses çıkarmadan dinliyordun. Korkma, ben diğerlerinin yaptığı gibi seni bırakmam, bırakamam. Nasıl senin kimsen yoksa benimde bulacak kimsem yok. Kusura bakma ama galiba burada ikimizde boka batmış durumdayız. Sen kelimenin gerçek anlamıyla boka batmışsın bense gerçekliğine doğru yaklaşıyorum. Ne tuhaftır ki hiç sormadığımız, hiç istemediğimiz bir durumun içinde yüzüyoruz, koşuyoruz, etrafı süzüyoruz. Bu boka batma durumu sonradan kazanılmasa gerek? Sana bir sır vereyim mi dostum? Bu arada sana dostum diyebilirim değil mi? (Sanırsam iyice kafayı sıyırmaya başladım). Neyse, dostum bu boka batma durumu bizim için doğuştan olsa gerek yani biz boka batanlardan değiliz boka doğanlardanız. Boka doğmuşuz anlayacağın, seçim hakkımız yokmuş. Az önce çöpçüler geçti sokağın başından yine buraya uğramadılar. Bir kuş ufak bir hatıra bıraktı sana nispet yapar gibi; merak etme ben senin adına teşekkür ettim ona, ilk başta anlamadı ama senin pek konuşkan olmadığını söylediğimde anlayışla karşıladı. Sanırsam o da bizden hoşlandı belki sonra yine uğrar.
                  Nedendir bilmem ama bir türlü konuşmak isteğim konuya gelemedim. Belki de durumu zorlaştıran sensin, az konuşsan eminim bu kadar zor olmayacak. Bazen kızıyorum sana, eminim sende bana kızıyorsundur bu saatte ne yapıyorum burada diye ama inan gideceğim yerim olmadığından değil, olsa yine de buraya gelirdim. Şu an kahkahalar atasım, hıçkırarak ağlayasım var. Ama sana bir şeyler anlatasım yine yok. Kusura bakma dostum ama yıllardır yaptığımız konuşma yine sonuçsuz kalacak; ne ben istediğimi söyleyebileceğim ne de sen bana konuşmak için cesaret verebileceksin çünkü ikimizde biliyoruz ki bu konuşamama durumu bizi birbirimize bağlayan tek şey ve ikimizde bu durumdan kaçınıyoruz. Hayır, ayrılığı inatla çağırmayacağız. Bazen konuşamamak da güzeldir dimi?


                 Orada mısın? Hey! Yine konuşmuyorsun! Neyse ben de konuşmayacağım o zaman. Hadi artık sen çalışmaya geri dön, bende seni ufak bir pencereden izlemeye devam edeyim. Bazen konuşamamak, konuşabilmekten çok güzel. Haydi görüşürüz.

22 Ağustos 2013 Perşembe

Çalışamayan Saatler




Zamanın bu vaktinde, burada olmak, ne düşüneceğini bilmeden, düşünemeden

çiçek tarlalarının arasında 

koşmak. Niye koşuyorum ki, neye ulaşmak için koşuyorum? 

Önümde demirlerle süslenmiş 

parlak, renkli, sesli, yalancı, bozuk bir dünya var.

Etrafıma bakıyorum bir şeyler yaptığımı zannediyorum oysa 

bulutların arasında benimle alay edenler var.

Biliyorum, bilmeden koşuyorum .Niye koşuyorum ki neye ulaşmak 

için koşuyorum?

Zamanın bu vaktinde burada olmak

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Hiçbir yerden her yere



          Kelimeleri ardı ardına sıralamak,  kuşların hepsini uçururcasına çığlık atmak , bütün yolları bitirircesine koşmak, vücudumdaki bütün oksijeni tüketircesine konuşmak geçiyor içimden. Ama şimdi bunların hiçbirini ne yapabiliyorum ne de bunları yaparken kendimi hayal edebiliyorum oysa zamanın bu kadar acımasız olmadığı dönemde her şey ne kadar da kolay görünüyordu gözüme; Tarlalarda koşmak, varacağım yerleri bilmeden yapılan yolculuklar, birileriyle sırf canım istiyor diye tanışmak, ürkmeden konuşmak. Zamanın bu kadar varlığını hissetmediğim, kendimi bu kadar yaşlanmış yaşlara bırakmadan yapılabilecek şeyler çok da ulaşılamaz görünmüyordu.
          
          Şimdi, burada bir şeyler yapmak, söylemek! Ama buna karar vermek o kadar da kolay değil. Bir şeyler söyleme, sesini duyurma isteği o kadar ağır basıyor ki karşılayamamak hissinin yoğunluğundan nefes alamaz durumdayım. Anlaşılmak zorunda olduğunu hissetmek belki tamamıyla kendi kendime geliştirdiğim bir his olabilir ama şu an bütün kontrolün onda olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz doğrusu. Öyle bir güce sahip bir his ile savaşamayacak kadar yorgun bir hale gelmişim, savaş sonrası zarar gören insanlar gibiyim. Benim istemediğim, tarafı olmadığım bir durumun içerisinde sürüklenip sürekli zarar gören taraf olmak… içimde ki bu açlığı doyurabilmek için elimden geleni yapamaya çalışıyorum ama uçsuz bucaksız bir açlıkla nasıl başa çıkılabilinir henüz bilmiyorum.
           
           Harflerin kelimeleri taşıdığı, kelimelerinse cümleleri sürüklediği bir yük treni gibi girdapta olmak. Gidilecek yerler çok, duraklar duramayacağın kadar fazla, içindesin ama makinist değilsin. Senin kontrol etmediğin  bir trende ileriye mi, geriye mi yoksa daireler mi çizdiğini bilmeden bütünlüğünle bulunuyorsun. Birinin daha seninle birlikte aynı trende olduğunu umut ederek her yeri arıyorsun ama kendi adımlarından başka bir şeye rastlamıyorsun. Yanından geçtiğin onlarca tren var, hepsinin tek konuğu var, kimisi senin gibi bir arayışta kimisi de çoktan vazgeçmiş.  Bazıları seninle aynı yönde bazıları çok arkanda kalıyor. İşte o zaman anlıyorsun bu herkesin tek başına çıkması gereken bir yolculuk diye ama anlaman da bir şey ifade etmiyor çünkü hala oradasın ve tek başınasın. Tekrar kağıda ve kaleme sarılıyorsun bir umuttur diye ama çok da fazla bir şey beklemeden ya da bekleyemeden.
            
           Yazmaya çalışıyorsun ama bir türlü beceremiyorsun. Tekrar tekrar yazıyorsun olmuyor, bir şeyler sürekli eksik kalıyor oysa ne kolaydı diyorsun sonra ondan bile şüphe etmeye başlıyorsun; kolay olduğunu mu sanmışım diyorsun kendi kendine. Bütün bu düşüncelerden uzaklaşmak, içindeki açlığı doyurabilmek için odaklanmaya çalışıyorsun. Birkaç satır karalıyorsun gecenin karanlığında, kuşların uçtuğu çiçek tarlarının yanından ilerlerken. Çiçek tarlaları arkanda kalıyor, kuşlarsa senin asla görmediğin yuvalarında uyuyorlar, sen hala yazmaya çalışıyorsun; birkaç satır daha karalıyorsun. Bunların asla yeterli olmayacağının sende farkındasın ama öyle olabileceğini umarak yazmaya devam ediyorsun. Artık çiçek tarlalarının olduğu yerlerde maden ocakları sana eşlik ediyor. Uçsuz bucaksız ocaklar, yerlerinden koparılmış kayalar, sakat bırakılmış tepecikler ve sen. Şimdi yolculuğunda seninle olan geniş çukurlar, koparılmış taşlar ve sahipsiz tepeler ve yazmak her geçen zaman biraz daha zor geliyor ama yine de bir şeyler karalıyorsun, bir şeyleri düzeltiyorsun.

             
            Hiçbir yerden her yere doğru olan yolculuğunda önemli olanın ne olduğunu kavramaya çalışıyorsun. Orada, seninle birlikte önemli olan bir şey olmadığını düşünüyorsun ve onu başka yerlerde aramaya çalışıyorsun. Bir yerlerde var, uzakta değil biliyorsun aramaya devam ediyorsun birkaç satır daha karalıyorsun. Umudun onu bulmak yönünde ama arayışın verdiği hazdan dolayı da tekrar tekrar ararım diyorsun içinden. Yüzünde minik bir tebessüm oluşuyor arayışın kendisi amacından daha güzel görünmeye başladı. Duraksıyorsun ve birkaç satır daha karalıyorsun, bazı yerleri silip düzeltiyorsun.

Ağır gelir Zaman



Zaman.
 Sahip olmak istediğimiz, bir türlü elde edemediğimiz , sahip olunca ne yapacağımızı bilmediğimiz , metal kahvesi ,acı , kıskanç ,uzun ,ürkek , cesur ,  çirkin zaman.

Ağır gelir insana, bir insanın sahip olamayacağı kadar değerli ,paylaşılamayacak kadar da az.

Papatyalar arasında koşarcasına tatlı , çamurda kirlenircesine de berbat.

İçerisindesindir ,  olmak isteğin yer mi bilinmez ama her şeyinle ; mutluluğun , sevincin, hüznün ve yaşlarınla ordasındır.

Etrafına bakarsın bir şeyler ararsın, bulmak için uğraşırsın da ararsın . sen ararsın o gizlenir. Sen uğraşırsın o inat eder .

Beklersin , içinden binlerce belkiler geçirirsin. Binleri  milyonlara çevirirsin yine de belki dersin.

Umut edersin ,beklersin. Ağlarsın , beklersin. Hüzünlenirsin , beklersin.

İnadına beklersin.

Her şeye inat beklersin, beklemeyi sürdürürsün. Bütün bedeninle beklersin. Beklemek bütün benliğine haiz olur ama sen yine de beklersin.

Belkilerinle , umutlarınla , kıskançlıkların, yaşların , korkuların ve ürkekliklerinle beklersin.

Senin için olan anı , zamanı beklersin.

Nefesin kesilircesine ,sorgusuz sualsiz  bir umutla durursun.

Susma

dersin içinden susma konuş ne olur konuş yalvarırım yapma tamam dersin .

Bağırırsın bütün gücünle, tükenircesine yada bağırdığını zannedercesine

susma ,

susma ,

susma

Bütün umutlarınla , belkilerinle bağırırsın

Ne olur dersin, yalvarırsın.

Sonra , işte asıl o zaman sen susarsın bir cevap beklersin.

Bir anı ,
 zamanı beklersin ufacık bir şey beklersin .

Havadan, rüzgardan, papatyadan, güneşten, kaldırımlardan , beyaz şeritlerden, kırmızıdan, ışıktan beklersin.

Sana , senin için olan , sadece senin seçtiğin , kimsenin bilmediği ,alamadığı zamanı beklersin, yalvarırsın, 

bağırırsın, yaşlanırsın, kızarsın. 

Beklersin , yalvarırsın.

Yaşlanırsın , beklersin.

Beklersin , kızarsın.

Beklersin sadece beklersin.

Turşu kavanozundaki umutlarınla bir köşede yaşlarınla birlikte  sessizce bütün saatlerinle beklersin. 

Haykırırsın etrafına akrep’in yelkovanı sevmemesi benim mi suçum!
cevap alamazsın.

Haykırırsın etrafına 2 nin 1 den büyük olması benim mi suçum ,

2 nin büyük olmasına rağmen
1 in önce gelmesi , daha değerli olması , herkesin onu istemesi ,

benim mi suçum dersin

hala cevap allamazsın.

Ağır gelir insana zaman.

Ağır gelir zaman insana.

İstediğin kadar bekle , istediğin kadar akreple yelkovan barıştır

Ama

senin saatlerin bir türlü barışmaz, buluşmazlar.

Küsmüşlerdir , hepsi sana sırtını dönmüştür.

Düzeltmeye çalışırsın yine ayrılırlar.

Sen düzeltirsin onlar ayrılırlar.

Onlar ayrılırlar , sen düzeltirsin.

Şüphelenirsin , hayatının keşfini yapmışçasına sevinirsin.

Bulmuşsundur çözümü,  gözünün önündedir, aslında hep orda seni beklemektedir.

Saatlerin hepsi bozuk dersin, saatlerin hepsi bozuk diye bağırırsın.

Hepsini değiştirirsin , sahip olduğun bütün saatleri değiştirirsin

atarsın onları başkalarını da kandırmasınlar diye yenilerini alırsın

bütün yaşlarınla.

Bu sefer tamam dersin şimdi dersin

şimdi diye bağırırsın artık istediğim zamana kavuşabileceğim diye sevinirsin.

Turşu kavanozuna belkilerini korsun artık ihtiyacım olamayacak dersin

ama atmazsın, atamazsın bir türlü vazgeçemezsin onlardan .

sessizce , kimsesizce kavanoza koyup kaldırırsın.

Dolabın en arkasına koyarsın birazda onlar yalnızlıktan ölsün dercesine .

Yeni saatlerine dönersin, tek tek hepsine bakarsın ama anlamazsın,

karar veremezsin bir yanlışlık var bunlarda dersin sonra yine

tekrar

tekrar

tekrar bakarsın ama bulamazsın .

Neden dersin içinden neden bunlarda buluşmuyorlar, barışmıyorlar bir türlü.

Oysa sen alınabilecek bütün saatleri almışsındır başka saat kalmamıştır bakılacak .

Anlamazsın yada anlamamak için kendini zorlarsın.

Ağır gelir insana zaman.

Düşünürsün , bulamazsın.

Bulamazsın, yaşlanırsın.

Kızarsın, bulamazsın

Bulamazsın , bulamazsın.

Söyle dersin , yalvarırım susma söyle ama cevap gelmez .

Cevap yoktur belki de

yada hiç olmamıştır belki de.

Sonra turşu kavanozunu alırsın yine eline milyonlarına milyarlar eklersin ve yine belki de dersin.

Belki de zaman bana küsmüştür, belki de yaşlanmıştır dersin.

Zaman.

Ardından sende yaşlanırsın ve hep yaşlanırsın.



Ağır gelir insana zaman.



Selam Sayın Sen !



Selam,  sayın dinleyici

 evet sayın dinleyici her ne kadar bunu okuduğunu yada izlediğini zannediyorsan da

aslında bu

içinde bulunduğun durumu hiç anlamadığın anlamına geliyor. Belki hiçbir zaman anlamayacaksın belki de anladığında iş işten çoktan geçmiş olacak.

Birazdan deneyimleyeceğin şey sana hiçbir şey kazandırmayacak

Hayır

Bu yazının öyle bir amacı yok. Ne sana bir şey öğretmek ne de seni aydınlatmak bu yazının amaçları arasında değil. Bu nedenle şimdiden kusura bakma ya da bak ;

Ne de olsa yazı bittikten kısa bir süre sonra tekrar anlamadığın dünyaya geri döneceksin.

Bu yazı başladığı gibi bitecek ve sana sadece bu sürede bir eş olacak .

Başlangıçta sadece başındasındır.

Yaşadığın yerin, zamanın , nefesin, sigaranın ve kendinin

Bütün hayatın boyunca bir dinleyici oldun ve olmaya da devam edeceksin . şimdiden kendi kendine bu cümleye itiraz etmeye başladığını duyabiliyorum .

Sakın

Bu böyle geldi ve bundan sonra da böyle gidecek. Bu nedenle o tatlı canını sıkma ve beni dinlemeye devam et sayın dinleyici

Saatin kaç olduğunu merak etmiyorum ,sende .

Günün ne olduğunu merak etmiyorum ,sende.

Güzel, çirkin, kilolu, zayıf, iyi, kötü, uzun, kısa, konuşkan, utangaç, yada tembelin ne olduğunu merak etmiyorum, sende.

Ortasındasın her  şeyin ,hiçbir şeye yakın, hiçbir şeyden uzak değilsin .bu nedenle hiçbir şeyin kendisi olmuşsun,

Et ve kemiğe bürünmüş bir hiçlik olmuşsun.

Kızma.

Hiçler vadisinde elinde ay çiçekleriyle dolaşan tek hiçlik sen değilsin

Özel hissetme.

Yavaş yavaş yürümen yada hızlıca koşman seni bu durumdan kurtaramayacak . Etrafına bağırman yada 
yardım istemen hiçbir şey getirmeyecek.

Sen hayatını yaşamaya devam edeceksin ve dinleyeceksin . Her seferinde ilk defa dinliyormuş gibi dinleyeceksin ve tekrar ay çiçekleriyle bekleyeceksin

Sıkılma.

Aynalar, aynalara bakamayacaksın çünkü sen hiçbir zaman orda olamayacaksın

Üzülme

Sadece belki yalnızsın sadece ondandır belki de



Unut gitsin.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

            Yolculuğuna başlayamadığım , hayalini kuramadığım pek çok şey vardı... oysa ki ne çok yıpranmıştım,  ne de çok tazeydim. Bütünüyle kendimleydim; ıssız, çorak, havasız bir yerde. Sizlerin görmeyi reddettiği, görseniz bile yüz çevirdiğiniz o yerde. Şimdiden belirtmeliyim bir köprü altı değil, çöplük de değil; hadi canım, biraz dürüst olalım kendimize, o kadar da kandırmayalım birbirimizi. Senin için var olan bir yer, bir zaman, yanındaki için de aynı olabilir mi! Sen kendi kasabanda şefsin bende o kasabanın delisi... yaşamak... burada.. ne büyük sorun...